SATIRLARIM VE ARASINDA KALANLAR...





10 Ekim 2016 Pazartesi

Senin kelebeklerin kozasından gökyüzüne...

O daha çok başında yolun.
Görmemiş yürekten sevmeyi.
Gözleriyle bakmış hayata, gözleriyle sevmiş.
Gördüğüne yanılmış, 
Belki yanıltmış gördüğüyle.
Elleri titrememiş sevdadan. 
Kalbi kuşlarla yarışmamış.
Bu yüzden bilmez içimizdeki kelebekleri.
Onun bildikleri, kozasından gökyüzüne.
Onun kelebekleri bir günlük ömrüyle.
Sen çocuk,
Sen hiç şiir yazdın mı bulutlara, bahara?
Yağmurlu ayazlı cümleler kurdun mu?
Her gün değişen mevsimlerin oldu mu senin hayatında?
Hiç güneşini sığdırdın mı bir çift göze?
Kocaman dünyayı bir küçük bedende bulabildin mi?
Koca bir gününü bir tek hayalle geçirdin mi? 
Geçirebildin mi?
Belki koca bir ömrü, tek bir hayalle?
Tek bir umut ile.
Sen çocuk,
Sen bilir misin dünyanın bu tarafında bir yıl kaç bucak?
Bir mevsim kaç fırtına?
Bir saat kaç hüsran bilir misin?
Sen çocuk,
Sen hiç ümidini yitirdin mi severken?
Kendi hükmünü kendin verdin mi?
Tüm bildiklerinin üzerini tek bir kalemde çizdin mi?
Sahi çocuk,
Sen birini gerçekten sevdin mi?


27 Ekim 2015 Salı

Bu hikaye senden de bizden de büyük artık ...




Biz insanlar mucizelere inanmaya her zaman hazırız. Oysa asıl mesele, mucize dediklerini hep birlikte olarak gerçekleştirebileceğimizin, beraberliğin gücünün mucize beklemeye gerek olmaksızın çoğu dileğimizi hayata kavuşturmaya yettiğinin farkına varmak. Bu büyüyü kurmanın ilk adımı da her şeyden evvel algıyı değiştirmek...
Ve istemek...
Neyi mi?
O'nun gitmemesini...



26 Ekim 2015 Pazartesi

Yazım bu...

Niye yazıyorsun derdiler. Verdiğim her cevap eksik kalırdı. Ne dersem de tamam olmazdı cümleler. Aşk nedir diye sorduklarındaki gibi. Niye seviyorsun dediklerindeki gibi. Dünya neden var veyahut da. Bir yandan bir dolu cevap aynımda; bir yandan, bir ihanet gibiydi aradıklarım. Gerçek ama kabulü kendinle çetin bir cenk. Yazıyorum; çünkü yazmazsam öksüz kalacak içimdekiler. Mevsimler takvimde değişecek; gönlümde her daim kış yaşanır iken. Yüzümde sahte bir mutluluk çehresi kol gezinecek; dokunsalar ağlayacak halde iken. Yağmur, çamura sebep diye suçlanacak; severken korkusuzca teslim olunan, hem kahveme en iyi eşlik eden iken. Yazıyorum; çünkü kalbimde en çok kelimeler büyüdü benim. Sevgiyi kalbime dolduran da, öfkemi uzaklaştıran da onlardı. En çok sözcükler yanımdaydı benim. Tek gitmeyenim belki. Kırmayanım, üzmeyenim. Değişmeyen dostlardan. Nasıl bulduysam, vücut bulduysalar hep öyle kaldılar. Dolansız, içten, göründüğü gibi. Yok etmeden ve. Yazıyorum; çünkü, en güzeli yüceltmek, en kıymetsizi alt etmek niyetim. Kalemimle sürdüğüm hükümranlığın gayesi, çirkinliği letafetle değiştirmek. Cennetimi bulduğum, ateşinden soğuduğum yegane saltanatta var olan en adaletli düzen, hakikat. Yazıyorum; çünkü, geçeni beklediğimle başka nasıl yüzleştiririm? Bugünde buluşturduğum onlardır ki birine anılarım derim tüm gerçeğiyle, diğerine hayallerim. Yolları ayrıdır, yolculukları birbirinden öteye. Birbirine değdikleri yerdir tümceler. Yazıyorum; evet, çünküsü çok bu meretin. Her keresinde tamamlanmamış hikaye olması bu sebepten. Olacak da, olmalı. Çoklukta böyledir, çoğunlukla. Şimdi olduğu gibi misal, yine tamamlayamadığım bir hikaye, tamamlanmamış. Yazmama mesnet; belki bir bahane. Yarım kalsın da devamı gelebilsin diye. Yarım kalsın ve hep yazılsın...

Yazıyorum; çünkü yazmazsam bu hikaye bitmiş olacak...


13 Temmuz 2015 Pazartesi

İnsanların bazı yanıtlardan saklanmaya çalışırken gidebileceği pek çok yer vardır. Kuytular, karartılmış sessizlik, yalnızlık adımları ve maviler. Yanıtların sorunun sahibine ulaşmaması beklenendir, ümit edilendir ama kara kıyamet olur bulur o cevaplar sahibini. Hüsran dolu koca bir cümledir çoğu kez de. Bir tek cümle. İşitildiğinde kişisel kıyametinizle yüzyüze gelirsiniz. Büyük buluşma ve mizan kurulur. Sorgu başlar. Biz; insan olma deneyimi yaşayan ruhsal varlıklar, ömür dediklerinde ekseriyetle bu döngüyü yaşarız. Sorular çoğaldıkça durum giderek sarpa sarabilir. Bu yüzden ki o sorular ya hiç sorulmamalı ya da cevaplarıyla yüzleşmeye gönüllü olunmalıdır. Belki din dediklerinde salt itaat kaidesi de bu kaynaktandır. Düşünme! Kurcalama! Dibine kadar bilme her şeyi! Nihayetinde çok da ciddiye almamalı hayatı. Zaten tecrübe ettiklerimizi toplasak ismine en ziyade hiçlik yakışır.  

10 Temmuz 2015 Cuma

Ben en çok baharla uyandım mevsimlere,
Sözcüklerimde en güzel yaz çiçekleri.
Papatyalara ihtiyacım yok,
Sevda avuçlarımda.
Bir rüzgar esse
Yamaçlarımdan,
Gökyüzü ile buluşurum.
Yıldızlara uğrar,
Toplarım ödünç bıraktığım sevinçleri.
Kucak dolusu sevda ile 
Sev'mekten türemiş her kelime benimle 
O denli bütünleşik ruhum
Sevgi ile, sevilen ile 
Sevda ile.
Cennete ait her müjdeyi
Kanatlarında bulurum sevdanın. 
Kalbim çehremde günle buluşur. 
Ölümsüzlük sihri dökülür dilimden.
Dileyenleri için iksire dönüşür.
Ve dünya yeri masalsı diyarlara
Bir bahar düşündürür bu cümleleri
Cümlesine değil de hem; bir tek bende.
Aslında bir de değil; her bahar.
Her bahar cennet
Evet, kışları da severim ama,
Ben en çok baharla uyandım mevsimlere.
Sözcüklerimde en güzel yaz çiçekleri. 
Bir rüzgar esse
Yamaçlarımdan.
Kanatlarım biter 
Ve yolculuğum başka baharlara...

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Bazı yanlışlar içindeki en doğruları bile perdeler. Örneğin ortam hatası. İlk resimdeki her detay çok önemlidir. En fazla göze çarpan, ana figürlerle birlikte yerleşilen alandır.  

Kadın ve erkek. 
Tanışmıyorlar. Bir bankta birbirlerini tanımadan yan yana oturmuş, şehre sırt vermiş, denizi seyrediyorlar. Sessizce. Birazdan tanışacaklar. Önce kısa birkaç cümle. Genel, soyut ve her kimsede bulunanlardan. Sonra kişiselleşen cümleler, kişiselleştirilmiş bir konuşma ve bitirilemeyen sohbet. Hani sabahlara kadar yapılanlardan. İkili, anlık gelişen konuşmalarından duydukları lezzetten vazgeçmek istemeyecekler ve o an büyük bir aşk doğacak aralarında. Ve adım adım bütüne. Bu resim bize bunu anlatıyor, biz de imrenmeli bir ah geçirip sıradaki hikayeyi merak ediyoruz...
Bir otogar... 
Şehirlerin bağlantı noktası. Kavuşmayı, ayrılıkları; sevdayla karışık hüzünleri, eskimeyen hikayeleri ve henüz başlamamışlarını, bir de yarım kalanlarını tabi ve  geçişi zor her hissi aynı anda yüreğinde taşıyabilen alan. Öyle ki, bir alan ancak bu kadar en çok sevilirken en çok acı uyandıran olabilir. Gözyaşıyla nemli hem de...
Kalabalıkların içinde yolunu bulmaya çalışan genç kızımız kendisini takip eden bir çift gözden habersiz. Geldiği yerin nüfusunun bir ilçeye ancak tekabül ettiği bir şehirde otogarın kalabalığı çok da şaşırtmamış onu fakat gözden kaçırdığı, orada zamanın ışıktan çok daha hızlı olduğu. Bavulu yükünü ağırlaştırdıkça zaman daha hızlı akıyor. Yolu uzuyor. Yürümek giderek daha zor. Ve... Bir merdiven. Kalan son gücü de işte o an tükendi. Ve O... Sıyrılıp geldi kalabalıktan. "Yardım edebilir miyim?..." dedi. Hayır demenin imkanı yoktu yoklukta. Ve hikaye böyle başladı... Bildiklerimizden bir senaryo. Alışılmış. Ve hiç göze batmaz. Anlatılabilirdir. 
Bir başkası...
Devam edilen enstrüman kursu. Bir ney kursu diyelim. Ulvi notalardan uhrevi ezgilere ulaşmak çabasında iki nefes. Ney üflemek zor. Alveollerini şişiren hava, ses çıkarmaya yetmiyor. Çabaladıkça hırslanıyor, hırslandıkça daha yapamıyorlar. Yeteneklerinin zamana gereksinimi var. Hüsran dudaklarında. Kaçamak bakışmalar, gülümseme ve bir kıvılcım. Sonra kabullenme. Nihayetinde ise, onları buluşturan ney değil  artık; elleri...

Klasikleşmiş klasikler...

Böyle başlar bizde hikayeler. Böyle yazılır, çizilir ve çekilir. Öylesine böyledir ki hayali dahi değişmez. Anısı önce yazılır; sonra yaşanır. En son aşama ilanıdır. Anlatılır, anlatılır, anlatılır...

Bu yüzdendir; vitrin önemlidir, camekan.
Mekan, fon önemlidir; perdenin ardı.
Figürlerin alanı.

Bu yüzdendir, bazı yanlışlar içindeki en doğruları bile perdeler. 
Yanlış mekanlar. 
İradi olsa da seçilmişse de, bazı mekanlar yanlıştır. 
Kıymetsizdir. 
Belki içindekiler eşsizdir ama göz perdelendi bir kez...

29 Haziran 2015 Pazartesi



Öksüz hikayeler anlat bana
Kimsenin henüz dinlemediği,
Merak etmediği,
Seslendirilmemiş hikayeler.
Henüz yazılmamış,
Kimsece doğurulmamış,
Gecikmiş hikayeler.
Ve eski. 
Siyah beyaz.
Öyle anlat ki 
Kendi bulsun renklerini o hikaye,
Ve sahibini.
Öyle anlat ki 
Kemikleşmiş kimsesizliğinden kurtulsun,
Ve yüzyıllık uykusundan.
Öyle anlat ki
Öylece dinleyeyim... 

17 Haziran 2015 Çarşamba

Zümrüd-ü Anka

Ben giderim, durmaz elimde kayıp düşecek hiçbir sevinç. Severim alabildiğine yeri geldiğinde. Kayıp düşmeyeceğini bildiysem. İşte o an ederim henüz söylenmemiş tüm yeminleri. Birer birer her sözü veririm.
Gözüm kapalı. 
Gönlüm tam da tersi. Aydınlık bir yol çizilmiş uzunca. Ucunu göremiyorum henüz. Belki üç vakte kadar dedikleri budur. Üç vakit öncesi burası. Sonrası?... 
Sonrasını düşünmek zorunda mıyız? 
Yarını düşünürken kaçırdığın o an ne olacak? 
Dünde bıraktığın o sevgi seni nerede yakalayabilir? 
O mutluluk, harcadıkların. Usulca fark etmediklerin. Bir de sadece o ana hasredildiyse hem.
Ben giderim dedim. 
Işık var ise severim de. 
Gözüm kapalı. 
Bazen görmemek gerekir. Uzakta tutmak. 
Kısaca uzaktakini sevmek ismi. 
Severim, sualsiz. 
Severim de, yine de durmaz kalbimde yakıp savuracak hiçbir ateş. Yakıp kavurmasına razı gelirim ama savurmasına değil. Ötelenmiş heveslerimin yıkılması pahasına. 
Sadece yakacaksa yanarım yine, kabul; lakin geriye kalan saf kül olacaksa yıkılsın. Yerle yeksan olsun o ötedekiler...
Gideyim ben de, en başta söylediğim gibi... 
Zira küllerinden doğabilen, bir tek Zümrüd-ü Anka. 
Ve de sadece masallarda...

13 Haziran 2015 Cumartesi

Sevmeyi seviyorum. Ama en çok sevmeyi. Avucumdaki mutluluk kırıntılarının toprağıdır sevmek. Toprağı görünce tohuma dönüşür her biri. Öyle ki yeşermek için kavuşmayı bile beklemez. Sürgün verir. Boy verir gökyüzüne ben sevdikçe. Hayat bulur, can bulur. Yağmura ihtiyacı yoktur, beklemez. Bulutlara ulaşır ve alır istediği her ne ise. İşte, mutluluk. Sever mutluluk, sevilir. Sevdirir mutluluk. Sevilmeyi de bilir, sevdirmeyi de. Ama en çok sevmeyi. En çok sevmeyi bilir mutluluk. Çünkü sevmek için hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Yüksek ritmlerle atan bir kalpte yeşermesi yeterdir. O kalp sevdikçe, o beslenir; o beslendikçe o kalp daha bir sever. Daha çok. En çok sever. Benim gibi. Ben de çok severim. Seviyorum. Ama en çok sevmeyi...

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Ben en çok geceyi severim. Karanlığı. Zifiri karanlığı. Aydınlatılmamış dünyaları düşlerim. Yaşanmamışlıklar ve akmayan zaman. Gün yorar gönlümü kimi zaman. Çaresiz ve yoksul hissederim. Yitik. Yitirmiş. Başlamamış ne varsa aslında çoktan bitmiş. Anılar bile toplanmış... Ve gitmiş. Gönlümde körpe sevdalarım. Çalakalem yazdığım hikayelerim. Sözlerim. Hiçbirinin bir anlamı yok artık. Vazgeçtim sevemediklerimden, gidenlerimden. Gizlediklerimi açık ettim. Sırlarımı. Zihnimin esaretinde kaybolmuşları, kaybolmuşluklarımı dünyalarına iade ettim. Gitmelerine izin verdim. İzledim birer birer. Gidişlerini. Söyledim. Dilimde ne kaldıysa, aklımda ne varsa. Diyemeyeceklerim benimle değil artık. Dedim. Nihayet. Nihayet ışıksızlığımla yalnızım. Karanlıkla. Geceyle. Ben en çok geceyi severim. Karanlığı. Zifiri karanlığı. Sevdim...